Kürdistan aşktır

Dini, dili, rengi ne olursa olsun Kürdistana ait herşey...

29 Ağustos 2013 Perşembe

Bu dünyayı daha tehlikeli bir hale getireceğiz...


   Bizimle anadil üzerinden pazarlık yapıp, Kürtçe seçmeli ders olsun diyenlerde hiç mi utanma yoktur? Böyle giderse; Bu dünyayı daha tehlikeli bir hale getireceğiz...



28 Ağustos 2013 Çarşamba

Rojava'nın ekstra zırh kaplı araçları

Büyütmek için resme tıklayınız!

Rojava'nın ilave zırh kaplamayla güçlendirilmiş araçları pratik Kürt zekasının harika bir tezahürüdür. Tarihte atı da süvarisiyle birlikte zırhla kaplayan Kürtlerin atalarından Parthlar imparatorluk olmuştu. Tarihin ise tekerrür ettiği herkesçe maruf... Görünen o ki, eldeki imkanları en mükemmel şekilde değerlendiren yaratıcı Kürt zekası yeni bir Kürt İmparatorluğu'na değilse de Büyük Kürdistan Birleşik Devletleri'ni işaret ediyor... İmparatorluk demedim; çünkü imparatorluklar kendisinden türetildiği emperyal kelimesi gibi emperyalisttir ve Kürdistan asla emperyalist olmayacaktır...

23 Ağustos 2013 Cuma

Kürtçeden devşirme türkülerle devşirmelerin sözde türkü ve türkçülüğü

Büyütmek için resme tıklayınız!


KÜRTÇE ŞARKILAR NASIL TÜRKÇE OLDU?
(Abdülkerim Bülbül'den bir asimilasyon projesi olarak Kürtçe parçaların Türkçe'ye çevirilişine dair güzel bir giriş)

Yıl 1926. Temmuz. Darü’l Elhan müdürü Yusuf Ziya Bey önderliğinde tüm yurtta geziler düzenlenmektedir. Bu gezilerdeki amaç yurttaki tüm türküleri kayıt altına alıp dönemin siyasi konjonktürünün diline çevrilmesiydi. Yeni bir Türkiye’nin inşası için kolları sıvayan dönemin ileri gelenleri, her şeyin Türkçe’ye çevrilmesi gerektiğini ve ancak bu şekilde birlik ve beraberliğin sağlanacağını düşünüyorlardı. Müslüm Yücel’in ifadesiyle “Sesleri semayı delen şark bülbülerinin dönemiydi” bu dönem. (#1)

2 Eylül 1926 tarihinde Samsun’dan hareket eden Darü’l Elhan heyetinde Rauf Yekta, Dürü Turan ve Ekrem Besin gibi isimler bulunmaktaydı. Gezinin Güney ve Orta Anadolu’nun bazı illerine yapılması düşünülüyordu. Buna göre ilk durak Adana oldu. Oradan Ayıntap(Gaziantep), oradan Urfa’ya yapıldı. Bu gezi sonucunda 250 türkü derlenip toparlanıp kayıt altına alındı.

İkinci gezi , Milli Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı, Ankara Devlet Konservatuarı öğretmenleri tarafından 1938 yılında gerçekleşir. Toplamda iki ay süren bu gezi Ulvi Cemal Erkin başkanlığında yapılır. Erkin’in iki yardımcısı vardır. Biri aslen Diyarbakırlı olan Muzaffer Sarısözen, diğeri de Arif Atikan’dır. Atikan daha çok kayıt işleriyle uğraşırken, Sarısözen Kürtçe olan parçaları alıp yeniden yorumlar.

Yapılan geziler esnasında Malatya, Diyarbakır, Urfa, Ayıntap, Maraş ve Seyhan’dan toplamda 491 türkü ve halk şarkısı derlenir.(#2)

Üçüncü gezi TRT tarafından 1967′da yapılır. Tüm Türkiye’den 1788 parça derlenir. Dördüncü gezi, Kültür Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi tarafından 1976 yılında gerçekleşir. Bu gezi, bütünüyle Urfa’yı kapsar. Urfa’dan toplam 300 halk ezgisi derlenip, yine toparlanır. (#3)

Derlemeler sonrasında derlenen türkülerin tümü notaya aktarılmamıştır. Şu an için Sarısözen’in notaya aktarılmamış 50 parçası vardır.

Derlemeler sonucu elde edilen Kürtçe parçaların çoğuna “Urfa ağzı”, “Diyarbakır ağzı”, “Antep ağzı” gibi tanımlamalar getirilmiştir.(#4)

Toparlanan bu türkü ve halk ezgilerinin ilk icraları Ankara Radyosu müdürü Mesut Cemil Bey’in önerisi üzerine bir heyet tarafından yapılması öngörülmüştür. 1948′de adı geçen heyet oluşturulup “Yurttan Sesler” adıyla halk müziği yayınları başlatılır.

Yukarıda anlatmaya çalıştığımız geziler sonucunda derlenen parçaların toplanması, notaya aktarılması tabiki güzel bir durumdur. Fakat; toplanan eserler asıllarındaki dilden (Kürtçe) bir başka dile (Türkçe) çevrilmekteydi. İşin enteresan tarafı da derlenen Kürtçe eserlerin Türkçe’ye çevrilmesi, ve bizzat Kürt sanatçılarına da Türkçe okutulmasıydı.

Şimdi de derlenen eserlere şöyle bir göz atalım:

Derlenen ilk eserlerden biri “Kürdün Gelini” dır. Bu Eser bilindiği üzere “Türkmen Gelini” olarak çevrilmiştir. Aynı vahamet , “Kürdün Kızı” parçası için geçerlidir.

İlk Kürtçe eserleri Türkçe okuyan sanatçılar: Celal Güzelses, Mukim Tahir, Kel Hamza, Cemil Cankurt gibi sanatçılardır. Bu isimlere zamanla Mahmut Güzelgöz, Kazancı Bedih, Birecikli Nuri Sesigüzel, İbrahim Tatlıses, Burhan Çaçan, İzzet Altınmeşe gibi sanatçılar eklenmiştir.

Yazdıklarımdan başka örnek verebileceğimiz parçalara devam edelim. Öncelikle Şivan Perwer’den başlayalım.

-“De Lorî ” adlı parçayı Güler Işık yıllarca kulaklarımıza “Şey Yani ” olarak fısıldadı.
-Daha çok İlyas Salman ve türevlerinin oynadığı Yeşilçam filmlerinden tanıdığımız ve İbrahim Tatlıses’in “Bir Mumdur İki Mumdur” adlı parça aslında yılar önce “Mumik” olarak biliniyor, dinleniliyordu.

-“Hinê bînin li destê kin” adlı parça da bu coğrafyada gelinin kına gecesinde söylenen ve gelinin annesi tarafından gözyaşları eşliğinde dinlenilen “Kınayı Getir Anne” olarak çevrilmişti.

-“Di dinê de sê tişt hene” adlı parça da sonraları İbrahim Tatlıses tarafından “Bu Dünyada Üç Şey Vardır” olarak dillendirilmişti.

-Yine , “Lawo destê min berde” adlı parçasını yurdun muhtelif sanatçıları “Makaram sarı bağlar” diye dillendirmişlerdi.

-Türk sinema tarihinin belki de en “acıklı” filmlerini yapan ve Küçük Emrah olarak ünlenen ve de seksenli yıllarda izlenilen her evde gözyaşlarının sel olup aktığı filmlerden bildiğimiz “Ben yetim, Ben öksüz” adlı parçayı , Şivan Perwer ondan çok daha yıl önce ” Lê Dotmam” olarak okumuştu.

-Yine “Peşmerge” adlı parçasını İbrahim Tatlıses, kendisini de katarak “Zurnacı İbo Dayı” olarak bir güzel söylemişti bizlere.

-Özellikle belirtmem gereken bir parça olacak ki o da; düğünlerin, halayların vazgeçilmez parçası olan Canê Canê yi İbrahim Tatlıses kalkıp metropol şehirlerinde apartman altlarındaki düğün salonlarında “Caney Caney” olarak düğüne gelen misafirlere sunmuştur.

Şimdi Ş. Perwer-İ.Tatlıses faslını kapatıp diğer parçalardan da bahsedelim.

-Heycanê Mukrîyanî’nin söylediği vakit insanın içinden bir şeylerin kopup gittiğini fark ettiğimiz “Ez Kevokim” adlı parçayı zamanın Tatlıses’i olan Celal Güzelses “Hele Yar Zalim Yar” şeklinde değiştirerek kulaklarımızın kirini silmeye yetmemişti. (Bu parçayı ilk defa, Kemal Sunal’ın şimdi izlerken kendimden iğrendiğim filmlerini izlerken dinlemiştim )

-Bazı kaynaklara göre Zahid Brifkani’nin bazı kaynaklara göre ise anonim bir Kirdkî (Zaza) olduğu söylenen “Leyla ” parçasını da, Özcan Deniz alıp bir güzel söylemişti bizlere. Üstelik Ö.Deniz, ünlü dengbêjlerden Şakiro’nun öz yeğenidir.

-Hele bir parça var ki Türkçe versiyonunu dinlediğimde bile etkilendiğim ve Bülent Serttaş’ın dillendirdiği “Ağlama Yar” adlı parça aslında “Seyran Mengî” dir. Bu parçanın aslının Süryanice olduğunu ve yıllar sonra Kürtlerin şarkıyı Kürtçeye çevirdiğini de söyleyenler vardır.
-Yine sahneye İzzet Altınmeşe çıkar. “Lê Nazê ” adlı parçayı “Naze ” olarak seslendirir, “Lê Xanimê” yı da “Le Hanım” olarak müziksevelere seslendirmiştir.

-Anonim olarak bildiğimiz ve hemen hemen her halayda mutlaka müziğiyle oynanılan bir başka parça da “Lorke Lorke” dir. Ve sahneye yine tanıdık bir isim çıkar: İbrahim Tatlıses.
( İsmini zikrettiğim Tatlıses’in, Kürtçe’nin tam olarak (açılımdan sonra) tüm yurtta serbestleştiğini duyduğu günün akşamında kolları sıvayıp “Şemamê” adlı bir dosyayı müzik camiasına sunmaktan yüzü kızarmamıştır. )

Her ne kadar Tatlıses 1991′deki albümünde iki adet Kürtçe parça okusa da şarkıcının samimiyetini kanımca içime sindirememişimdir..Yine de teşekkürlerimizi sunuyoruz kendisine.

-“Cotkar” isimli Kürtçe eser Tahsin Taha tarafından söylenip, biliniyordu. Mehmet Özbek, eseri alıp “Beyaz Gül, Kırmızı Gül” diye çevirmişti.(#5)

-Yine Gülistan Perwer’den dinlediğim (tabiî ki daha önce söyleyen olmuştur) “Zara “adlı parçayı günümüzün büyük! Sinemacısı, el atmadık sanat alanı kalmayan Mahsun Kırmızıgül “Öleyim” olarak çevirmiş ve bizlere dinletmişti. Nitekim 1997′deki gecede Ahmet Kaya’yı çatal-bıçak eşliğinde yuhalayıp alkış tutanlar arasında sevgili “Mahsum” kardeşimiz de görüntülerdeki yerini almıştı.

-Hızlarını bir türlü alamayan mümtaz sanatçılarımızdan olan Ceylan ve soyaddaşım olan Azer Bülbül, Şivan Perwer’in “Xanê û Xwedêde” adlı parçasını kendilerine göre çevirmişlerdi. Ceylan bu parçayı : “Ben Anayım” olarak, Azer Bülbül ise bu parçayı : “Ben Babayım” olarak cinsiyet isteklerine göre şekillendirmişlerdir.

Yine anonimlerden olan
-“Çavit Civana Leyla” parçayı : “Çavuş Kızı Leyla” olarak
-“Lo Berde” adlı parçayı : “Makaram Sarı Bağlar” olarak
-“Lorke Lorke ” adlı parçayı : “Diyarbakır Güzel Bağlar” olarak
-“Sînemê” adlı parçayı : “Zap Suyu” olarak
-“Esmera Min” adlı parçayı : “Kibar Yarim Esmerim” olarak

-Kemal Sunal’ın ismi şimdi aklıma gelmeyen gereksiz filmlerinden birinde dinlediğim “Ay Akşamdan Işıktır” olarak çevrilen bir parçanın aslı da “Edlê Yemman” adlı parçadır.

-Yine İlyas Salman’ın filmlerinden birinde Bu Tepe Kumlu Tepe adlı şarkının da aslında Nabikeve adlı parça olduğunu geçenlerde Şahiya Stranan’da dinleyince anımsadım.

-İlginç bir anekdot düşmekten kendimi alamayıp yazıyorum. Üniversitedeyken katıldığım ve katılmaktan çok büyük zevk aldığım okulumuzun Türk Halk Müziği Topluluğunun korosunda söylediğimiz bir parçayı sizlere aktarmak istiyorum. “Toycular”.. bu parçayı her okuduğumda içimde coşkun bir sevinç oluşuyor, bu parçayı çok içten söylüyordum. Geçen gün nette görüp Nizamettin Ariç’ten dinlediğim Porzerîn adlı parçayı dinleyince içimden “ben bunu daha önce biliyordum” diyince aklıma konser günü öncesinde ezberlediğim Toycular parçasını dinleyince anımsadım.

İşte tüm bu türkülerin,halk ezgilerinin,şarkıların haricinde tabiî ki daha fazlaları da vardır. Yaptığım küçük ve amatör bir çalışmayla sadece bunları yazabildim.
Mesela Şu iki linkten dinleyeceğiniz şarkıları daha önce dinlemiş miydiniz? Horasan (İran) Kürtlerinden iki şarkı.

-http://www.youtube.com/watch?v=br-YeyrKLvk
(Mahsum Kırmızıgül’ün meşhur “hepimiz kardeşiz” türküsü buradan alınmıştır)

-https://www.facebook.com/photo.php?v=245405052224426
(Mahsum kırmızıgül’ün yıkılmadım ayaktayım şarkısı için)

Abdülkerim bülbül. (Kürt Tarihi – Kültürü sayfasından)

----------------
‘Devşirme’ Marşlarla Milliyetçilik - AYŞE HÜR; başlıklı yazıyı okumak, çalınıp türkleştirilen marşların orjinalini dinlemek için yazı başlığına tıklayınız!

Kürdistan Bayrağı

Büyütmek için resme tıklayınız!

İslam Öncesi Araplarda Allah İnanışı

İslam Öncesi Araplarda Al-İlah (Allah) İnanışı
Kıyma makinesi değildir!
Büyütmek için resme tıklayınız!

Araplar İslamiyet öncesi dönemde Kabe'deki 360 tane put arasından en yükseği, en güçlüsü olarak ay tanrısını görüyor ve buna Al-ilah (en güçlü ilah) diyor, ellerini iki yana açarak ona dua ediyorlardı. İngiltere'deki British Museum'un Babil Bölümü B kısmında bulunan aşağıdaki heykeller arap paganlarının bu inancını gösteren önemli bulgulardandır:

Arapçada "ilah" olan tanrı kelimesi İslamiyetle beraber "Allah" a dönüştürüldü. (Southern Arabia, Carleton S. Coon, Washington, D.C. Smithsonian, 1944, p.399) Ay tanrısı Al-ilah erkek kabul ediliyordu ve dişi güneş tanrıçası ile evliydi. Üç kızı vardı. Bunların adları Al-lat, Al-Uzzat ve Al-Menat idi.

Muhammed, şeytan ayetleri diye bilinen olayda önce bu Lat, Uzza, Menat adlı tanrıçaları gaf yaparak övmüş ancak daha sonra pişman olmuş ve o sözleri kendisine şeytanın söylettiğini ileri sürmüştü.

Çeşitli arap kabileleri aslında bu ay tanrısına değişik adlar veriyordu bunlardan bazıları Sin, Hubal ve Kureyşte Al-ilah. Dilbilimciler "Allah" kelimesinin "Al-ilah" tan türediğini söylerler. (İslam Muhammed and His Religion, Arthur Jeffery, 1958, p 85, Muhammad at Mecca, W. Montgomery Watt, 1953, p 23-29)

Muhammedin babasının adı Abdullah, arapçada "Allahın kulu" anlamına geliyordu ( abd= kul, ullah=allah).

------------------
(Bu ise Muhammed daha dünyaya gelmeden uzun yıllar önce Allah dedikleri bir tanrının varlığını %100 ispatlar... Sanıldığı gibi arapların tahtaya, ota tapmadıklarını, zaten Allah'a taptıklarını ispatlar... Ancak tc'deki islamcılar tıpkı kemalistler gibi, kendileri aleyhine sonuç çıkabilecek herşeyi önce gizliyorlar, inkar edilemez hale gelince de kıvırıyorlar...Rênas)
------------------

Muhammed, Kabedeki 360 puttan en güçlüsü kabul edilen ay tanrısının ismini alıp tek olduğunu söylüyordu. "Al-ilah tan başka ilah yoktur" (The hajj, F. E. Peters, p 3-41, 1994) Muhammed böylece Al-İlah' ı tek tanrı olarak ilan etti ve diğer putlara tapınmayı yasakladı.

İslamiyet öncesi arap paganlarının (müşriklerin) ilginç gelenekleri vardı. Bunlar Ramazan dedikleri ayda bir ay oruç tutarlar, Mekke'ye Hacca gidip Kabe'nin etrafında yedi kez dönerler, "Kara Taş" ı ( Hacerül Esved) kutsal sayar onu öper ve günde dört veya beş vakit namaz (salat) kılarlar, şeytan taşlarlardı. (Is Allah the Same God as The God of Bible?, M. J. Afshari, p 6, 8-9, İslam, Beliefs And Observances, Caesar E. Farah)

------------------
(İnsanlar zaten nasıl namaz kılacaklarını bildikleri için Kur'an'da namaz kılınması emrolunduğu halde, namazın nasıl kılınacağı tarif edilmemiştir! Rênas)
------------------
Solda, Kabenin bir köşesinde bulunan Hacerül Esved'i öpen bir arap müslüman. Bu putperest inanışı İslam öncesi arap paganlarında da vardı. Muhammed bu taşı öpmüş ve bu putperest anlayışı İslama taşımıştır. Halife Ömerin Hacerül Esved hakkında "Seni rasullullahın öptüğünü görmeseydim asla öpmezdim" dediği bilinmektedir. Hacerül Esvedin ne zaman, nereden ve nasıl geldiği bilinmemekte sadece rivayetler ileri sürülmektedir. Ama bu rivayetler hakkında İslamcılar arasında mutabakat yoktur.

Arap müşriklerinin namazdan önce bugünkü İslamiyet dünyasında olduğu gibi abdest alma gelenekleri de vardı..Burunlarına su çekerlerdi, ellerini dirseklerine kadar yıkardı bunlar eski pagan Arapların abdest alma şekliydi. Bu gelenekler yahudi ya da hristiyan kültürlerinde yoktur. Oruç bilindiği gibi hristiyanlıkta da vardır fakat "belli bir ayda oruç tutma" geleneği Arap paganlarının eski bir geleneğiydi.

Ayrıca Kabe eldeki kanıtlara göre İbrahim peygamber tarafından yapılmamıştır. Yaklaşık MÖ. 800'lü yıllarda yapıldığı tahmin ediliyor. Kabe bu tarihten sonra paganlar tarafından "Al-ilah ın evi" olarak anılmaya başlanmıştır (A Guide to the contents of Quran Faruq Sherif, Reading, 1995, pgs. 21-22., Muslim).

Bugün İslamcılar her ne kadar İslam dininin Muhammedden önce de var olduğunu, bu nedenle İslam inacına ait öğelerin eski pagan toplumlarda da görülmesinin normal olduğunu iddia etse de bu iddialarını destekleyecek Kuran haricindeki tarihsel belge ve delillerden tamamen yoksundurlar.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Ey Raqip

Büyütmek için resme tıklayınız!

20 Ağustos 2013 Salı

Dewrano (Dewreso) Kürtçe (Zazaca lehçesi) şarkı sözleri ve türkçe tercümesi


Dewrano... no dewr, dewro vergu vêsanano Devrandır... devir aç kurtların devri
Dewrano... no dewr, dewru vergu têsanano Devrandır... devir * susamış kurtların devri
Cerayime veru lalau unca mare zulumkaro Yalvarıyoruz önlerinde, yine bize zulümkarlar
Dewrano, dem dano, dewrano, çerx dano Devran devriliyor, devran dönüyor
Dewreso... harde dewres seru fetelino Derviştir... dervişer yurdu üzerinde gezinir
Dewreso... harde dewres seru çerexino Derviştir... dervişler yurdu üzerinde dolanır
Kam çı zano nıka şiyo zerê kamde mekandaro Kim bilir şimdi kimin yüreğini mekan tutmuştur
Dewreso, veng dano... dewreso, çerx dano.. Derviş sesleniyor, derviş dönüyor


Resme tıklayınız!

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Cirid Kürtlere Özgü Bir At Sporu


Cirid oyununun Kürtlere özgü sportif bir oyun olduğu tüm dünyaca bilinmektedir. "Cirid" sözcüğü doğal olarak Türkçeye Kürt dilinden geçmiştir. Ancak masa başı proje olan Türklük, kendine ait hiçbir kültür, tarih vs. varlık ögesine sahip olamayacağından, bana aittir dediği herşey gibi Ciridi de sahiplenmiş, yağmalamıştır. Yağmacı işgalciler, devletsiz milletlerin tarihlerini, kültürlerini, abide şahsiyetlerini, oyunlarını çalmakla kalmaz, ayaklarındaki donlarını dahi acımaz alırlar...

CİRİD: Büyük baskın, büyük saldırı anlamına gelmektedir ve kelime KÜRTÇEDİR.

Kürt Halkı'nın babadan oğula sözlü aktarımlarına göre Kürtler arasında yapılan Cirid oyunun ortaya çıkışı şöyle olmuştur:

İki Kürt aşireti arasında bir anlaşmazlık olur. İki tarafın yiğitleri silahlanıp atlarına binerler. Artık kan gövdeyi götürecektir. İşte bu sırada her iki aşiretin ileri gelen yaşlı kişileri araya girip uzlaşma yolları ararlar. İhtiyar ileri gelenlerden bir tanesi: 
"Yiğitler ellerindeki silahları bıraksınlar. Silah yerine sopalarla hünerlerini göstersinler. Her iki taraftan hakemler seçilsin. Kim daha çok puan toplarsa o ekip kazanmış sayılsın." der.
Her iki aşiret liderleri de bu öneriyi kabul ederler ve böylece Cirid oyunu doğmuş olur.

18 Ağustos 2013 Pazar

Kurdistan Milli Furbol Takimi Formasi

Kürdistan milli takım forması
Büyütmek için resme tıklayınız!

Kürt Klasikleri


16 Ağustos 2013 Cuma

Kürt Gençliği'ne Hitabe! Dr.Nuri Dersimi

Nuri Dersimi, Qimil Aziz ve Mihemed Ali- Hapisxaneye Divriği

"Kürt kimliğimin üzerinde kendimi yeniden inşa ederken, Kürtlük bilincim geliştikçe, kadim Kürt Ulusu'nun bir parçası olmaktan duyduğum gurur artarken, boynumdaki kölelik zincirinin ağırlığı da aynı oranda arttı! Dünyada hiçbir şey kölelik zincirinden daha onur kırıcı, daha ağır değildir! KIR ZİNCİRLERİNİ EY HALKIM!"(Rênas)


EY KÜRT GENÇLİĞİ !
Ey asirlarin zulmünü istikar eden civanmert milletin oglu, beni dinle!Insanlik tarihinin safagi agarirken, onun ilk süleleri Hint denizinden Kafkaslara, kücük Asya'nin dogu yamaçlarindan Orta Asyaya kadar uzanan yüksek daglarda ve günesli yaylalarda seni doguran büyük irkin magrur alnina isabet etmistir.Senin tarihin, ardi arasi kesilmeyen kahramanlik menkibelerinin tarihidir. Çünkü sen, kirk asirdan beri namuslu ve azade bir varlik için savasan ve bu gün dahi o savastan yilmamis olan o milletin çocugusun.Kürdün firtina ve kasirgalarla dolu dünkü ve bu günkü hayatinin, maruz kaldigi felaketlerin ve çektigi izdiraplarin sebep ve mense'ini aramak, tarihin cilvelerini intibah gözleriyle tetkik etmek hepimizin borcudur.Varligini korumak, benligini muhafaza etmek için, hiç bir millet bizim kadar uzun ve sürekli savaslar yapamamistir. Uzun tarihimiz boyunca, hiç bir kuvvet bize maglubiyet itirafi yaptiramamistir.. Kürt alni, Kürt yurdunun hasmetli zirveleri gibi, daima yüksek kalmis ve hiç bir fatihin önünde egilmemistir. Kürt hayatiyetinin hakikati, bu günde sasmaz hakikatidir. Çünkü, Kürt ölüm kalim cidalini terketmemis, maglubiyet itirafinda bulunmamis, dünya milletleri saflarinda silinmeye karar vermis, yasamak isteyen ve yasamak için ölmesini bilen bir millettir.Ey Kürtoglu, ey Kürt kizi, dünya bu kararindan haberdar olmalidir! Yasamak isteyen her varlik dögüsmelidir!Dünya üzerinde bir yeri olmak isteyen her millet çarpismalidir!Tabiatin degismez kaidesi budur. Kimyevi, nebati ve hayvani alemin amansiz varlik kanunu budur; dögüsmek, savasmak!...Bu kaide, insan cinsi için daha amansizdir. Irk irkin, millet milletin, insan insanin yirtici canavaridr.Insanlik medeniyeti henüz bu kaideyi tebdile, muvaffak olamadi, savas kanunu ta'dil edemedi. Bu gün de, yasamak için dögüsmek gerek, kaçinmak ölmektir.Biz, ölmek istemeyen bir milletiz. Kürt, yasamaya karar vermistir ve yasayacaktir.Uzun tarihimiz boyunca bir çok irklar, milletler ve devletler Kürdü öldürmeye çalismislar, onu hayat hakkindan mahrum etmege azmetmisler, fakat muvaffak olamamislardir. Dogudan, batidan, güneyden ve kuzeyden gelen cihangir akinlari, Kürt daglarinin eteklerinde kirilmis, Kürt azmi karsisinda parçalanmistir. Dünya tarihinin seyrini degistiren Kahhar kuvvetler, bir çok milletlerin varligina hateme çekmis, bize muasir bir çok milletler tarihe geçmis, fakat mücadeleden yilmamis olan Kürt, tarihe karsi kanlar akan alnini yükselterek:" ben ölmedim, ben yasayacagim!" demistir.Hic bir milletin tarihi bizimki kanli olmamistir. Hiç bir milletin yurdu bizimki kadar istila dalgalarina ugramamistir. Hiç bir millet bizim kadar mutemadi dögüsmemistir. En gayri musait sartlar altinda bile, Kürt eli silah tutarken teslim olmamistir. Kahhar kuvvetlerin, sayi çoklugunun savas için meydan okumalarina, Kürt daima "EVET!" cevabini vermistir.Iste,varligimiz bütün hikmeti, devamimizin bütün sirri bu kelimede mündemistir.Ey irkimin ümidi istikbali olan Kürt gençligi! Bu naciz eseri sana ithaf ediyorum.Yurdundan uzak, yad ellerde kalbi milli izdiraplarla sizlayan, Kürdün istiklal ve hürriyet günesinin dogumuna tesne ruhu alevlenen derbeder bir Kürdün, intikam mahserini senin bükülmez pazularindan ümit eden Dersimli bir Kürt çocugunun sana yalniz sana mütevecih feryadina kulak ver!Ben sana, senin namus ve serefini lekelememek için vatanin yalçin kayalari,müthis ucurumlari üzerinden kendilerini halaskar ölümün kucagina atan binlerce gelin ve kizlarimizin feryadini inliyorum....!Ben sana, senin hala bu gün bile, namert düsmenin kapisinda esaret altinda yasayan, her gün, her an damla damla ölen, milliyeti, dili ve mukaddesati tahkir edilen köle Kürtlerin derin feryadini agliyorum...Kürdistan'in zümrüt daglarindan, günesli yaylalarindan sürülerek, Anadolu'nun çorak ovalarinda açliktan ölen, kahpe düsmanin süngüsüyle, kursunuyla imha edilen ve günahlari yaliniz ve yaliniz Kürt dogmus olmalari olan kardeslerimizin gözlerini ölüm kapatirken, onlarin ümitlerinin ufuklarinda sen bir günes gibi belirdin...Onlarin sana, bir tek kelimede tekasüf eden, amansiz amir ve kahhar bir vasiyeti var:INTIKAM!!Intikam!...Kürt namusuna sürülen lekeyi temizlemek için.intikam!..süngülenen yüzbinlerce Kürt yavrularinin feryadini dindirmek için.intikam!...Girdaplara atilan,ateslerde yakilan gelin ve kizlarimizin Kürdistan afakinda oguldayan eninlerini teskin için.intikam!...Daragaçlarininaltinda ölümü kahramanca selamlayan, "yasasin hür ve müstakil Kürdistan!" diye haykirarak sehadet tacini giyen binlerce vatan kurbanlarinin gayelerini tehakkuk ettirmek için.intikam!..Kürdistan denilen harabezar anayurdun istihlasi için.intikam!...Kürt diyarinda uluyan sirtlan ve çakallar irkinin mülevves vücutlarindan Kürt vatanini tathir için.intikam!.."Medeniyet"denilen kahpenin pesine siginarak bize uluyan köpekleri susturmak icin. intikam!...intikam!...intikam!...Sehitlerimizin kanli cesetleri üzerinde kanla, gözyaslariyla yazili vasiyetname iste bu bir tek kelimedir!.. Namusu olan her fert, sinesinde Kürt kalbi çirpinan her insan, damarlarinda Kürt kani çevelan eden her genç bu vasiyetnameyi unutmamalidir.Onu infaz edinceye kadar uyumamali, rahat etmemeli ve çalismalidir!Dünün tarihini kanlariyla yazan Kürt neslinin, kanlariyla çizdikleri yoldan yürümek borcumuzdur!Biz, kanlarimizla Kürt istiklalinin kizil safaklarini açacagiz. Ruhlarimizdaki volkanlarla, Kürt kurtulusunun alevli günesini yaratacagiz!Dünya tarihi bize bakiyor. Sehitlerimizin gözleri bize mütevehcihtir!Hürriyet ilahina sundugumuz binlerce kurbanlar, kendileri için bizden bir türbe istiyorlar, hatiralari için bir abide bekliyorlar!..Bu abide, hür ve müstakil Kürdistan!Bu abide, milletler camiasi arasinda seref mevkini ihraz edecek olan müstakbel Kürt devletidir!Sehitlerimizin ruhunu sad edelim!Yasasin kahramanlar yaratan Kürt milleti, yasasin hür ve müstakil Kürdistan!Vet. Dr. M. Nuri DERSİMİ
Dr.Nuri Dersimi nin Kürt Gencligine Hitabesi Orjinal Sesi.

Kürtler neden hakim-savci-kaymakam-emniyet müdürü vs. olamiyor? Kürtlerin hepsi mi başarısız?

Kürtler neden hakim-savcı-kaymakam vs. olamıyor? Kürtlerin hepsi mi aptallaşmış? Kürtlerin hepsi mi başarısız? Uygarlığı inşa eden Sümerler'in torunu Kürtler (Sümerler'in Kürtler'in atası olduklarına dair yazıyı okumak için tıklayınız: Gılgamêş Destanı'nda Kürtçe) yazıyı icad edenler, iki satır yazı mı yazamıyorlar sizce? Hatti (Hitit) İmparatorluğu'nu kuranların torunu olan Kürtler (İlgili "Suppiluliuma'nın gözleri niçin faltaşı gibi?" başlıklı yazımı okumak için tıklayınız!) 

Hileli yollarla kurulan gayrımeşru olan tc, hakim-savcı, kaymakamlık gibi sınavlarda tc, tc olalıberi hep hile yaptı. Sınavın kaderini belirleyecek oranda saçma sorular sordu; soruları sınavdan evvel kazanmasını istediği kişilere verdi; sınavları kazanacak, hakim-savcı, kaymakam olacak kişileri kimler arasından seçeceğini daha en baştan belirledi...Kimseye de "Ya ben yazılıdan 10 sefer 90 aldım; 10 seferinde de mülakatta elendim!" dedirtmediler. Bu tarz tek tük haberleri kafa karıştırmak için bilerek kendileri servis ettiler...O haberin kahramanları izlenirse ak-kara meydana çıkar...Mesela arada sırada KOPYA diye haber çıkarılması, gerçek durum olan sınav sorularının sınavdan evvel servis edilmesi gerçeğini karartmaya, kafa karıştırmaya dönük bilinçli haberlerdir...Efendim kopyaya karşı güvenlik arttırılmış, kamera konmuş bilmem ne... Hep aslında gerçek yöntem olan soruların önceden verilmesi meselesini karartmaya dönük bilinçli yapılan haberler...

(Aşağıdaki resmi büyütüp okunaklı hale getirmek için resme tıklayınız!)
The Cemaat, sınav sorularını kendi kullarına sınavdan evvel veriyor! Elbette AKP iktidarı da sınav soruları hakkında yandaşına tüyo veriyor... Ama %99 oranda belirleyici olan the Cemaat'tir. Örneğin diyor ki, bilirkişinin reddinden 7 soru çıkacak... İşte dünyada hakimin reddi pek görülmemişken, dünya tarihinde bilirkişi hiç reddedilmemişken, 10 soru soracağın ve daha bi iki ay önce yürürlüğe girmiş ve kökünden devrim niteliğinde değişikliğe uğramış Medeni Usul Hukukundan soru değeri olmayan bir başlıktan 7 soru sorarsanız, bu insanlar bilemesin, kazanamasın demektir. Bu taktiği tüm soru guruplarına uygular, bunun yanına uzay genel kültüründen soruları,örneğin "Aşağıdaki ressamlardan hangisini Abdulaziz Paris'e resim eğitimi almaya göndermemiştir?" diye sorarsanız, tüm konuları yıllarca ezberleseniz de iktisat, maliye, matematik gurubunda zaten şansınız pek olmayacağından, alacağınız maksimum not 40 civarında olacaktır... Bu kadar ağır sınav, idari hakimlikte ve az sayıda hakim alınacaksa söz konusu olur...

Ancak o sınav normal hakimlikse, iktisat, maliye, vergi, idari yargı konularından soru gelmeyeceğinden kazanma şansınız yüksektir. Bu dediklerim idari hakimlik sınavında şayet az hakim alınacaksa geçerlidir! Adamlar sınavına, alınacak kişi sayısına göre sınav ağırlığını değiştiriyorlar... Mesela 1000 hakim-savcı alınacak. The Cemaat'in hazırda 300 hakim-savcı olabilecek adayı var... işte bu durumda sınav aşırı zor yapılmaz, cemaat üyesi olmayıp cemaate karşı olmayanlardan özellikle Kürt olmayanlardan da kazanan, hakim savcı olan insanlar görebilirsiniz... Çünkü the Cemaatin yeterli adayı yoktur. Şayet 1000 hazır adayı olsa, o sınav en ağır şekilde yapılır, sorular sınavdan evvel the Cemaatin adamlarına cemaat tarafından verilir ve sıradan insanlar da "kazanamadığını sanar!"

Sınav sorularının ne derece ağır olduğu adil bir sınavda önemsizdir! Çünkü o sorular sizin için ne kadar ağır ise, başkaları için de o kadar ağır olur! Soru soranlar, normal bir yarışma sınavında, adayların ortalamasının çok çok çok çok çok üstünde bu tarz sınavlar yapamazlar...Çünkü soruların sınavdan evvel verilmediği normal bir sınavda, bu tarz sınavlarda kazanan hemen hemen hiç kimse olmaz! Maksat adayların tamamının kazanmamasını sağlamak olamaz;çünkü ihtiyaç duyduğu hakim-savcıyı adaylar arasından alacaktır. Elimizde robot aday da olmadığına göre...

Az sayıda adam alınacak ve bir hukukçunun uzmanlık alanlarının da çok çok dışında çok ciddi ağırlıkta soru olan bir sınavı kim milyoner olmak ister tarzında yaparsanız ve o sınavdan insanlar 90, 100 alırlarsa ve bu sınavın sözde dehaları hakim akademsinden mezunolurken basit alan bilgisi sınavlarında 30 ortalama puan alırlarsa, bu dahi tek başına sınav sorularının sınavdan evvel verildiğini ispatlar... Bu ve bunun gibi sınav sorularının sınavlardan evvel verildiğini ispatlayan çok husus vardır ve ben sınav sorularının sınavlardan evvel the Cemaat tarafından kullarına verildiğini kesin olarak biliyorum... Sınavda 90-100 arası alanların hepsi çok basit ve normal bir hukukçu için ilkokul 1nci sınıf düzeyi bir hukuk sorusunda ittifakla hepsi aynı saçma yanlış şıkkı işaretlemişse, bu da sınav sorularının sınavdan evvel verildiğini ispatlar.vs vs sv...

tc'de her iktidarı ele geçirenin bu yöntemi uygulamasının bir sebebi elbette seküler-dindar ayrımının getirdiği rekabettir...Bunun etkisi vardır; ancak asıl sebebi KÜRTLERİN HAKİM-SAVCI, EMNİYET MÜDÜRÜ, KAYMAKAM, VALİ VS. ÜST DÜZEY BÜROKRAT, MEMUR OLMALARINI ENGELLEMEKTİR... tc tarihi boyunca binlerce general gelmiş geçmiştir...Ancak BİR KÜRDÜN GENERAL OLDUĞUNU BİLEN DUYAN YOK! (Eşref Bitlisi Kürt kökenli ise eğer, adam tam bir devşirme idi. Kürt diyebilir miyiz ona?) Hadi E.Bitlisli'yi Kürt kabul edelim. Eşitiz ya, 2000 Kürt olmayan generale karşı 1 eşit bir oran mıdır? Benzer durum artık hakim-savcılık için de geçerli... Bugün Hasankef'te İdare Mahkemesi Hakimi Kürt olsa, o proje kesinlikle Mahkemece iptal edilirdi...

The Cemaat'in sınavdan evvel soruları kullarına vermesinin, sınav konusunda yardım etmesinin farklı yolları vardır; Belli başlı yöntemler şunlar:

1-  Komple soru-cevap verme,
2-  Ders notu verme,
3-  Derhanelerde benzer sorular çözdürerek kişiye soruyu sınavdan evvel çaktırmadan verme,
4-  Sorular hakkında sufle verme. Vs.

İşte bu yüzden biz Kürtler hakim-savcı olamadık. tc, silahla öldürmediği Kürdleri, böyle hileli yollarla ekarte edip SOSYO-EKONOMİK ANLAMDA ÖLDÜRDÜ! Kürtlere düşen ölümün binbir türü! Ben son 10 senede hakim-savcı olmuş Kürt hiç görmedim. Olan BİR, İKİ KİŞİ var ise korucubaşı yakınıdır, AKPden veya the Cemaat'ten üst düzey torpilli bir DEVŞİRMEDİR; KÜRT DEĞİLDİR!

Ha çalış kazan diyorsanız, sınavlarda soruların 30-40 puanlık kısmı akla hayale gelmeyecek kıyıda köşede kalmış, soru değeri olmayan, ders kitaplarında mevcut olmayan yerlerden soruluyor. Yani kim milyoner olmak ister? yarışmasındaki  1milyon liralık soru gibi... Yarışmadaki 500 milyar, 1 milyonluk soruya çalışarak hazırlanabilir misiniz??? Geri kalan kısmında yarısı aşırı zor seviyeden sorular... O yüzden soruları sınavdan önce almak önem kazanıyor. Yoksa herkes çok çalışır birinde olmazsa diğerinde başarılı olurdu. Benim tüm hayatım, maddi manevi her şeyi, gelir sahibi olabilseydim sahip olabileceğim ailem, çoluk çocuğum, hayatım boyunca sahip olacağım itibarım, yapacağım iyilikler, tüm bir yaşantım, her şeyim sizin cemaatinizin sınav hilekarlığı yüzünden çalınmış, hileli yollardan ele geçirilmiş, gasp edilmiştir.

Şimdi sınav hilekarı El-Cemaat'e ve El-Akepe iktidarına sesleniyorum!


Hileli yollarla ekarte edilen, sosyo-ekonomik anlamda öldürülen biz Kürtlerin ya tüm zararlarımızı karşılayıp hak ettiğimiz hayatımı bize geri verirsiniz; sorumluları cezalandırırsınız; bizden de ÖZÜR DİLERSİNİZ; Ya da size hakkımızı helal etmeyiz ve öteki dünyada iki elimiz yakanızda olur!

İşte bu yüzdendir ki, tc'yi dahi hile ile kuran (Bu konuda anayasa ve kanunlarla ispatladığım yazıyı okumak için tıklayınız: tc meşru mudur?) atalarının Orta Asya'dan geldiğini sanan, onların Moğol, Çin tipli insanlar olduğuna inanan, kendinde de bir takım çekik gözlü özellik var sanan, çekik gözlü olmayı, gözlerinin kenarının göz şeklinde olmasıyla karıştıran, Makedon, Bulgar, Rum, Arnavut, Çeçen, Çerkes vs vs vs bilumum Birleşmiş Milletler halklar çorbası devşirme-dönmeleri, yaptıkları her işte hile yapıyorlar... Herşeyleri, çalıntı, yağma, gasp, sömürü, hile, aldatma, kalleşlik, yalan, dolan...

Dünya milletleşme sürecinin en uyduruk yalan dolan sahte milleti türkler, milletleşmenin dibi; hileyle kurdukları gayrımeşru tc de dünya devletleşme sürecinin dibidir! Bu yüzden bunlardan kurtuluşumuz için ne gerekiyorsa yapmak farzdır!

15 Ağustos 2013 Perşembe

Devşirme Marşlarla Devşirmelerin türk Milliyetçiliği

Türk Bayrağı ismini verdikleri bayrak dahi, MS.330'dan itibaren Konstantinapolis (İstanbul) Bayrağı olan bayrak iken, bu devşirmelerin elbette marşı, türküsü de olmaz; türküleri, marşları da devşirme olur... tc'de türk diye bir kavim, millet olmadığı için, bu kavme, millete ait olan hiçbir şey bulamazsın... Neye bakarsan bak, başka bir milletten, yerden çalıntıdır!

Ayrıca ben eskiden, tc'der bir türk olanlar var, bir de devşirmeler (göçmenler) var sanırdım. Meğer türk dedikleri bu devşirmeler (göçmenlermiş)... Way be!


Büyütmek için resme tıklayınız!

‘Devşirme’ Marşlarla Milliyetçilik - AYŞE HÜR

1-  Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur/Katibimin setresi uzun eteği çamur… diye başlayan ünlü türkünün bestesi 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında İstanbul’daki Selimiye Kışlası’nda kalan ‘eteklikli’ İskoç Alayı’na moral vermek için yazılmış ‘Donsuz askerler…’ diye başlayan bir asker şarkısıdır. II. Mahmut döneminde (1808-1826) modernleşme çabaları sırasında askerlere giydirilen setre ve pantolon mutaassıp çevreler tarafından ‘sokağa donla çıkmakla’ eşdeğer görülmüş, özellikle de ‘gavur mukallitliği’ denilen bu modernleşme hareketine çabuk uyum gösteren eli yüzü düzgün katipler halkın diline düşmüştür. Bir İstanbul külhanbeyi, bu katiplerle alay etmek için, Üsküdar yolu üzerinde olan Selimiye Kışlası’nda kalan İskoç askerleri için yazılan marşın müziğine Türkçe sözler yazar ve ünlü Katibim türküsü ortaya çıkar.

2-  1974 Kıbrıs ‘Barış Harekatı'ndan sonra bir Yahudi şarkısına Türkçe sözler yazılmış ve ortaya Ayten Alpman’ın ünlü Memleketim şarkısı çıkmıştır. 
1980 darbesinden sonra solcu mahkumları ‘millileştirmek’ için marş niyetine binlerce kez çalındığı için bu gün pek çok eski mahkum, bu şarkının adını duyduğunda bile ciddi bir gerginlik yaşar. 

3-  On binlerce Fenerbahçeli'nin coşkuyla söyledikleri Yaşa Fenerbahçe Marşı, Franko dönemine ait faşist güfteli Viva L'Espanya (Yaşa İspanya) adlı İspanyol marşıdır ve bugün İspanya’da pek çok kişi bu marşı duymaya tahammül edemez. 

4-  Ülkücülerin söylerken gözlerini yaşartan “Çırpınırdı Karadeniz/Bakıp Türkün Bayrağına” türküsü 18.yüzyılda yaşamış Sayat Nova adlı Ermeni sanatçının Kamança adlı şarkısının Türkçe'sidir.


AKP BİAT MI EDİYOR? Ama daha ilginci, Türk'lerin topluca ezbere söyleyebildikleri nadir marşlardan olan Gençlik Marşı, İstiklal Marşı ve 10. Yıl Marşı’nın bestelerinin de ‘gayri-milli’ olduğu yolunda iddialar var. Bunlardan 10. Yıl Marşı, 28 Şubat 1997 müdahalesinden beri rejime iman tazelemek isteyenlerin ilk aklına gelen marş. Geçenlerde AKP’nin Gençlik Kolları 2. Olağan Kongresi’nde, Başbakan Erdoğan’ın salona gelişi öncesinde 10. Yıl Marşı ve ‘Atatürk’ün İzindeyiz’ şarkısı çalınması, Erdoğan Deniz Baykal’ı eleştirirken sık sık Atatürk’e vurgu yapması aklımıza AKP de ‘iman tazeleyenlere katıldı?’ sorusunu getirmedi değil. Nitekim Hürriyet başyazarı Ertuğrul Özkök de kendilerini ‘marşa itibarını iade ettikleri ve zihniyet devrimi yaptıkları için’ kutlamıştı. AKP eğer düne kadar eleştirdiği merkezle ittifak yapmaya karar vermediyse, merkezi ‘Kim daha Atatürkçü?’ yarışmasıyla alt etmeyi düşünüyor demektir ki, bu gerçekten ilginç bir duruma işaret ediyor. Şimdilik işin bu yanını zamana bırakarak, “bu marşı 28 Şubat Marşı diye küçümsemek”, “çok ama çok kötü bir şeydir”, hatta ‘tehlikeli bir bölücülüktür’ diye gözdağı veren ‘Türkiye Türklerindir’ gazetesinin başyazarının gazabına uğramayı göze alarak, üç ‘milli’ marşımıza da yakından bakalım dedik.

Şakıyan Üç Genç Kız

5-  Türklerin en çok bildiği ve sevdiği üç marştan biri olan “Dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar’ diye başlayan Gençlik Marşı, İsveçli besteci Felix Körling'e ait bir ormancı şarkısı. Marşın asıl adı ‘Tre Trallade Jantor’ yani ‘Şakıyan Üç Genç Kız’. Bazıları şarkının sözlerinin erotik olduğunu söylüyor ama İsveççe bilmediğim için kontrol edemedim. Marşın ‘millileştirilmesi’ 1900’lerin başında oluyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından kurulan ‘paramiliter’ Osmanlı Genç Dernekleri’ndeki gençlerin ‘milli duygularının yoğunlaşması için’ Mektebi Sultani’nin idman hocalarından Selim Sırrı (Tarcan) Bey müzik eğitimi için gittiği Stocholm’den döndükten sonra aklına bir fikir geliyor. Gerisini İstanbul Erkek Muallim Mektebi Türkçe öğretmeni Ali Ulvi (Elöve) Bey’den dinleyelim: “Bir gün okulun uygulama odalarından birinde çalışırken, Selim Sırrı Tarcan ziyaretime geldi. O günlerde pek gözde olan bir İsveç marşı için söz yazmamı istedi. İstenilen güfte 4x4 veya 8 heceli olacaktı. Vakit geçirmeden çalışmaya koyuldum. I. Dünya Savaşı’nın aleyhimize döndüğü yıllardı o yıllar. Gençlik ve halk kaygıya kapılmıştı. Marş yazarken başlıca amacım bu havayı dağıtmak, gençlere azim, ümit ve kalp vermek oldu…”

MUSTAFA KEMAL ÇOK SEVİYOR. 
Marş ilk kez Ali Ulvi Bey’in okulunda (bugün St. Joseph Koleji) çalınır ve pek sevilir. Okul dışındaki ilk icrası ise 1916 yılının ilkbaharında Kadıköy’de İttihat Spor Çayırı’nda olacaktır. Marşın Cumhuriyet döneminin en sevilen marşı olmasını ise Mustafa Kemal’e borçluyuz. Önce Samsun’a giden Bandırma Vapuru’nun güvertesinde yıldızlara bakarak dalgaların sesini dinlerken; Samsun’dan Havza’ya giderken Çamlıbel mevkiinde arabası bozulduğunda ise yürüyerek Havza’ya giderken güç toplamak için, yanındakilerle bu marşı söylemiş. Milli Mücadele sırasında ordudaki subaylara moral veren marşın resmen ‘milli marş’ olması ise ancak 20 Haziran 1938 tarihli, 2400 Sayılı Kanun’la olmuş.

Bu bölümü eğlenceli bir anekdotla bitirelim: 1955'te İsveç'ten bir kız jimnastik ekibi İstanbul'a gelir. Spor ve Sergi Sarayı'nda yaptıkları gösteriyi piyano eşliğinde söyledikleri bir şarkıyla bitirirler. Şarkı ‘Tre Trallade Jantor’dur. O sırada salondaki bütün izleyiciler ayağa kalkar ve ‘Dağ başını duman almış/Gümüş dere durmaz akaarrrrr….’diye İsveçli sporculara eşlik eder. Durumu bilmeyen İsveç medyası olayı "centilmen Türk seyircisinden jest" olarak yorumlar. Nereden bilsinler, tam 40 yıl önce şirin şarkılarını millileştirdiğimizi… :)))



6-  İstiklal Marşı ve Karmen Silva Opereti

“Bir gün Orta Tedrisat Müdürü odasında çalışıyordum. Kalpağımı masanın bir kenarına koymuştum. Kapı açıldı. İçeriye kısa boylu bir Erkanı Harbiye Albayı girdi. Onu görünce ayağa kalktım, kalpağımı giydim. ‘Buyurunuz’ dedim. Bu zat ‘Ben, Garp Cephesi Erkanı Harbiye Reisi İsmet’ dedi. Kendisini masamın önündeki iskemleye buyur ettim, oturdu. ‘Beni size Dr. Rıza Nur Bey gönderdi. Orduca karar verdik. Bir İstiklal Marşı istiyoruz. Bunun güftesini ve bestesini ayrı müsabakaya korsunuz. Her birini kazanana beşer yüz lira vereceğiz’ dedi. Emirlerini hemen yapacağımı söyledim. O da kalktı gitti.” Bu satırlar 1921’de Maarif Vekaleti’nde orta dereceli eğitimden sorumlu olan Kazım Nami (Duru) Bey’e ait.

O sırada Ankara’da ev bulamadığı için, Taceddin Dergâhı’nda misafir edilen ve Meclis’e Burdur Milletvekili olarak katılan ‘Çanakkale Şehitleri’ ve ‘Bülbül’ şiirlerinin sahibi Mehmet Akif (Ersoy)’un ‘Milletin başarılarının para ile övülemeyeceğini’ düşündüğü için yarışmaya katılmak istemediği, yarışmaya gönderilen 724 şiiri gözü tutmayan ‘Türkçü’ Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’in kendisine yazdığı davet mektubundan sonra fikrini değiştirdiği bilinir.

MEHMET AKİF’İN ŞİİRİ SEÇİLİYOR. 
Ön elemeyi geçen yedi şiir, Mustafa Kemal’in oturum başkanlığını yaptığı 12 Mart 1921 günü tartışmaya açılır. İyi bir hatip olan Hamdullah Suphi, gür sesiyle Mehmet Akif’in şiirini okuduğunda milletvekilleri büyük bir heyecana kapılırlar. Hamdullah Suphi’nin başını çektiği bir ekip diğer şiirlerin okunmasına gerek bile görmez ve oylamaya geçmeyi önerir. Buna itiraz edenler olur. Çünkü diğer altı şiir Mehmet Akif’in şiirinden daha fazla ‘milli’ öğeler taşımaktadır. Örneğin bu şiirlerde ‘Türk’ sözü geçerken Akif’in şiirinde sadece ümmet anlamına gelen ‘ırk’ terimi vardır. Mustafa Kemal’in konuşmasını takiben şiir iki kez daha okunur ve oylamaya geçilir. Şiirin bazı yerlerinin tadil edilmesini gerektiğini ima eden Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey oylamanın oldu-bittiye getirilmesinin marşın meşruiyetini zedeleyeceğini ileri sürer ama sözünü dinletemez. Hamdullah Suphi’nin el kaldırma usulüyle yaptığı oylamada Akif’in şiiri ‘çoğunlukla’ ‘İstiklal Marşı’ olarak kabul edilir. Bunlar olurken Mehmet Akif, utangaçlığından başını kollarının arasına saklayarak, sırasının üstüne kapanır. Oylama sonucu belli olur olmaz da heyecanla Meclis’i terk ederek Taceddin Dergahı’na gidecek ve tebrikleri orada kabul edecektir. Daha sonra Hamdullah Suphi Bey’e “Ben bu kadar güzel yazmadım. Ama siz, çok güzel okudunuz.” diyecektir.

O günlerde büyük yoksunluk içinde yaşayan şair, yarışmanın başındaki tutumunu sürdürecek ve 500 liralık para ödülünü Darü’l Mesai adlı hayır kurumuna bağışlayacaktır. Mustafa Kemal daha sonra gazeteci İsmail Habib Sevük'e, İstiklal Marşı'nın en beğendiği beytinin "Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet/Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklâl" olduğunu söyleyecek ve "bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır" diyecektir.

GÜFTECİ ÇOK BESTECİ AZ . Sıra beste yarışmasına gelmiştir. Aralarında yine Kazım Karabekir’in olduğu 24 ‘besteci’ eser göndermiştir, yani katılım düşüktür. Fakat o günlerde Yunan ordusu Polatlı’ya yaklaşmıştır. Hükümetin ve Meclis’in Kayseri’ye nakli düşünülmektedir. Sonunda, Meclis’te ordunun Sakarya’da savunma düzenine geçmesi fikri galip gelerek, Ankara’nın tahliyesinden vazgeçilir ama yarışma unutulur gider. Bunun üzerine bazı bestekârlar kendi bestelerini çevrelerinde ‘İstiklal Marşı’ diye yaymaya başlarlar. 1924 yılında bu kargaşaya son vermek için Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir kurul oluşturulur ve Ali Rıfat (Çağatay) Bey’in Türk müziği etkisindeki ‘acemaşiran’ motifli bestesinde karar kılınır. Ancak 1930’da nedendir bilinmez, yeni bir emirle Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefi Osman Zeki (Üngör)’ün Batılı tarzdaki bestesinin ‘milli marş olarak kabul edildiği’ memleketin dört bir köşesine bildirilir. Batıcı modernleşme çabalarının bir sonucu olarak Türk musikisinin gözden düşmeye başlayacağının ilk işaretidir bu karar.

İLK MEZURLAR . “Nurettin Eşfak/mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor:/-Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var/bilmem ki, nasıl anlatsam,/Âkif, inanmış adam, büyük şair/fakat onun/inandıklarının hepsine inanmıyorum./Meselâ, bakın: ‘Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.’/Hayır,/gelecek günler için/gökten âyet inmedi bize./Onu biz, kendimiz/vaadettik kendimize./Bir şarkı istiyorum/zaferden sonrasına dair./ ‘Kim bilir belki yarın...’”

Yer sorunu yüzünden büyük bir ayıp işleyerek düzenini bozarak aktardığımız bu dizeler, Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’ndan alınma. Nazım’ın itirazının neye olduğunu anlıyoruz ama, konumuz bu olmadığı için duymazlıktan geliyoruz. Ama başka aksayan yanlar da İstiklal Marşı’mızda. Hepimizin bildiği gibi 1930’dan beri “larda yüzen alsancak…”, “nim milletimin…” “bu celal sana…”, “kanlarımız sonra helal hakkıdır” gibi dizelerle savaşmak zorunda kalmıştır vatan evlatları. Çünkü marşta ‘prozodi’ hataları vardır, yani sözlerle müzik arasında ahenk yoktur. Marşın neden böyle olduğunu irdelemeden önce marşın besteleniş hikayesinin Zeki Üngör versiyonunu dinleyelim: “İstiklal Savaşı’nın devam ettiği sıralarda ben Muzıka-i Humayun muallimi idim. Yani doğrudan doğruya saraya ve Vahdettin’e bağlıydık (…) Kurtuluş ordusu süvarilerinin İzmir’e girdiklerinden iki veya üç gün sonra evimde, Talim-Terbiye Hey’eti azası ve terbiye mütehassısı dostum Haydar merhumla oturuyorduk. Kapı çalındı. İlkokul öğretmeni İhsan merhum geldi. Büyük bir heyecan içinde süvarilerin İzmir’e girişlerini anlatmaya başladı. Hepimiz coşmuştuk. Hemen kalkıp piyano başına geçtim. Ve derhal içimden doğan parçayı çalmaya koyuldum. Böylece marşın ilk ‘ti’ yerine kadar akordu çıktı. Bu şekilde iki üç mezur yaptım (…) İki gün sonra beste bitti. Götürüp arkadaşlara gösterdim. Çok beğendiler. Bunun üzerine bu müziği milli marş olarak takdime karar verdim. Kıymeti hakkında daha kat’i bir fikir edinmek maksadı ile besteyi Viyana Konservatuvarı direktörüne gönderdim. On gün sonra direktörden gelen bir mektupta eserin çok orijinal bulunduğu ve melodisinin Türk ihtişamına yakışacak şekilde olduğu belirtilerek tebrik ediliyordum. Bu mektup geldikten on beş gün sonra beni Ankara’dan çağırdılar, gittim. Bana Muzıka-i Hümayun-u bütün kadrosu ile Ankara’ya nakletmek vazifesi verildi (…) Vahdettin henüz padişah olduğu için bu işleri gizli yapıyorduk. Bir ay sonra da kimseye bir şey söylemeden Ankara’ya gittim. Ve hemen İstanbul’daki arkadaşları bir telgrafla çağırdım. Üç gün sonra geldiler. Böylece milli marşı bu heyete ilk defa olarak Ankara’da verilen o baloda Atatürk’ün huzurunda çaldık. İşte milli marş böyle bestelendi.”

DÖRTNALA ATLILAR NEREDE? . Osman Zeki Bey, marşın pek ölgün bulunan ritminin kabahatini de başkalarına atar: “Ben İstiklal Marşı’nı bestelerken kulaklarımda İzmir’e koşan atlıların dörtnal sesleri vardı. Bir de marşın bugün aldığı şekli düşünün. Eserin başında metronomu 1 dörtlük 80 olan bir eser hiç bir vakit cenaze marşına benzemez. Plaklardaki ağır tempolu çalınışı ise, ‘Sahibinin Sesi’ stüdyosunda orkestra ile plağa çaldığımız zaman teknisyenler, bunun çok süratli bir marş olduğunu söylediler. Bu sebeple plağın aynı yüzüne bir marş daha çalmamızı rica ettiler. Ben böyle bir teklifi kabul edemezdim. O anda aklıma bir şey geldi: ‘Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter’ dedim. Bu fikir pek münasip görüldü ve dediğim gibi yapıldı. Fakat bilahare böyle bir fikir vermekle hata ettiğimi anladım. Çünkü marş çalınırken gramofonun hızlıya ayarlanması icab ettiğini kim bilebilirdi?” Bu açıklamaya inanıp ‘keşke böyle yapmasaydı’ deyip geçiyoruz çünkü çok daha vahim bir iddia var.

İNTİHAL Mİ?  O yıllarda TBMM’de Bursa Milletvekili olarak görev yapan askeri doktor Osman Şevki (Uludağ) Bey’e göre Osman Zeki Bey’in bestesi Karmen Silva adlı bir sokak şarkısından esinlenerek yapılmış, özgün olmayan bir eserdir. 1924’ten 1930’a kadar söylenen Ali Rıfat Bey’e ait besteyi prozodi açısından çok daha iyi bulan Osman Zeki Bey bu konudaki iddiasını defalarca Meclis kürsüsünde dile getirmiş ancak yetkililerden ve besteciden tatmin edici bir cevap alamamıştır. Şimdi sözü Osman Zeki Bey’e bırakalım: “…Sekiz ay sonra Ali Rıfat Bey’in kardeşi Samih Rıfat bey, Maarif Vekaleti’nden ayrılmış, onun yerine [Süleyman] Necati Bey geçmişti. Bu esnada Zeki Bey İstanbul’dan Ankara’ya gelerek yerleşmişti. Rivayete göre Zeki Bey kendi bestesinin Milli Marş olması için [Atatürk’ün eşi] Latife Hanım’ın tavassutunu rica etmiş ve o da Necati Bey nezdinde iltimas ederek bu suretle Ali Rıfat beyin marşı men olunmuş ve sırada dördüncü olan Zeki beyin bestesi onun yerine geçmiştir. Bu rivayeti o zamanın mebusları hep böylece naklederler. Zeki Bey’in, kendi zamanında iyi bir viyolonist olduğunu söylerler. Fakat bu muhterem zatın besteciliği hakkında biz, ancak menfi bir kanaat sahibiyiz. Evvelce Maarif Vekaleti tarafından mekteplerde okutulan bir musiki kitabında ‘papatyalar’ adlı şarkının notaları üstüne kendisinin ‘bestekar’ diye imza atması ve eskiden Sâti Bey’in mektebinde musiki hocalığı ettiği esnada bunu talebesine kendi eseri olarak göstermesi hoş görülmez (…) Ben bunu 07/05/1940’da C.H.P. Meclis Gurubu’nda Maarif Vekili’nden sordum ve izahat istedim. Sonra da İstiklal Marşı’na geçerek bunun ilk kısmını teşkil eden on ölçüsünün Karmen Silva adında bir sokak şarkısından transpozisyon suretiyle alındığı rivayetini naklettikten sonra sordum: ‘Bu Marş, İstiklal Marşı olarak ortaya çıkarılmazdan evvel Vahdettin’e marş olarak takdim edilmiş midir, değil midir? Bu marşın orkestrasyonunu yapan Ermeni milletinden [Edgar] Manas Efendi değil midir?”

BİZDE BESTEKAR YOKTUR’  Maarif Vekili Hasan Ali Yücel kendisine şu cevabı vererek adeta iddiaları doğrular: “… Demek isteniyor ki bizim bestekarlarımız, kompozitörlerimiz yoktur, başka milletlerin bestelemiş oldukları şarkıyı alıp sözlerini değiştiriyor ve bu nağmeleri alıp kendi çocuklarımıza veriyoruz. Üstelik de bunları nereden aldığımızı söylemiyoruz. Arkadaşımızın bunda hakkı vardır. Çünkü hakikaten bir kısım şarkılarda ve marşlarda böyle iktibaslar, intihaller yapılmış ve bunu yapanlar da kemali cesaretle kendi adlarını altına koymuşlardır… adaptasyon mutlaka fena şey değildir. Fakat yalancılık, tercüme ettiği bir eser üzerine ‘Benimdir’ diye imza koymak ayıp bir şeydir….” Ve sonra İstiklal Marşı’na geçerek devam eder: “Mütehassısların bendenize söylediklerine göre bu bize Karmen operasından bir kısım değil de Karmen Silva diye bir vals varmış, revaçta imiş, onun bilmem kaç batutası benziyormuş. Zeki Bey bunun orkestrasyonunu Ermeni bir zata yaptırmıştır…”

Osman Şevki Bey’in ısrarlı sorularına rağmen, Zeki Üngör, eserini kısmen Karmen Silva adlı sokak şarkısından kopya ettiği yolundaki iddialara karşı suskun kalmıştır. Dolayısıyla İstiklal Marşı’mızın bestesi üzerindeki ‘gayri millilik’ şaibesi hala devam etmektedir! İlgililere duyurulur….

7-  Kemalist Güzelleme: 10.Yıl Marşı

Müziği ‘devşirme’ olan marşlardan bir diğeri bazı kaynaklara göre İstiklal Marşı’nın yerine hazırlatıldığını söylenen 10. Yıl Marşı. Marş adından da anlaşılacağı üzere 1933 yılında Cumhuriyet’in 10. yıldönümü kutlamaları için hazırlanmış. Güftesi Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Behçet Kemal’e (Çağlar), bestesi Cemal Reşit’e (Rey) ait olan marş, tüm dünyaya bir zamanların ‘Hasta Adamı’ nın nasıl dirildiğini ve 10 yılda ne büyük işler başardığını anlatmayı amaçlıyor. Marşı ilk kez 14 Ekim’de dinleyen Mustafa Kemal’in marşı beğenmesi üzerine önce İstanbul’da Beyazıt ve Taksim meydanlarında, Şehir Bandosu’nun eşliğinde marş talimleri yapılmış, ardından bütün yurtta bir marş seferberliği başlatılmıştı. Ancak 1940’larda çocukların ağzında ‘Hamama da gittik nalınla/ Annem bizi yıkadı/Mis kokulu sabunla` şekline dönüşen marş, uzun süren bir kış uykusuna yattı. Aradan yıllar geçti, doğru dürüst bir ikinci marş bestelenemediği için olsa gerek 1990’larda Güneydoğu’da kan gövdeyi götürünce Cumhuriyet’in bekasına ilişkin kuşkulara kapılan kesimler tarafından tozlu raflardan indirildi ve yeniden dolaşıma sokuldu. Bunda Cumhuriyet’in 75. Yılı için bestelenen marşın tutmamasının da rolü büyüktü. 28 Şubat 1997’de TSK tarafından RP-DYP Koalisyonu’na verilen muhtıra sonrasında ise adeta Kemalist bir meydan okumaya dönüştü. O tarihten bu yana Türkiye’yi iç ve dış düşmanların saldırı altında hisseden kesimler, 10. Yıl Marşı’nı topluca okuyarak kendilerini güçlü hissetmeye çalışıyorlar. Aynen mezarlıktan geçerken ıslık çalanlar gibi…

DEMİR AĞLAR . “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan/On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan/Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan/Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” şeklindeki ilk kıtada, Mustafa Kemal’in asker kimliği öne çıkarılarak Milli Mücadele dönemindeki askeri ve sivil mücadeleler vurgulanıyor ve aslında 14 milyon civarında olan ülke nüfusu kafiye uğruna 15 milyona çıkarıldıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri yönünü batıya çevirmiş bir toplum olarak, o dönemde medeniyetin sembolü olarak görülen ve eksikliği ciddi bir eziklik yaratmış olan demiryolu meselesine atıfta bulunuluyor. Marşın “Türk'üz, Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi/Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!” şeklindeki nakarat bölümünde ise o yıllarda pek beğenilen Nazi Almanyası ile Mussolini İtalyası’nın esintileri var.

TÜRK’ÜZ . “Bir hızla kötülüğü, geriliği boğarız/Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız/Türk'üz, bütün başlardan üstün olan başlarız/Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız” şeklindeki ikinci kıtasının ilk dizesinde Cumhuriyet’in yerini aldığı Osmanlı Devleti ve onu oluşturan tüm unsurların nasıl algılandığına dair ipuçları var. İkinci dizede, malum ırkçı tema tekrar karşımıza çıkıyor. Son dizeler ise dünyadaki bütün dillerin Türkçe’den türediğini ileri süren Güneş Dil Teorisi ile, dünyadaki tüm kültürlerin kökeninde Türklerin olduğunu ileri süren Türk Tarih Tezi’ne bir gönderme.

“Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını/Dindirdik memleketin yıllar süren yasını/Bütünledik her yönden İstiklâl kavgasını/Bütün dünya öğrendi Türklüğü saymasını” dizeleri ‘öz yurt’ tanımı ile Anadolu’nun Türklere ait olduğunu bir kez daha vurgularken, her ne kadar Birinci Dünya Savaşı sonunda imparatorluk topraklarının çoğu kaybedilmişse de, son Osmanlı Meclisi’nde alınan Misak-ı Milli kararı ile tarif edilen sınırların korunduğu tesellisiyle bitiyor.

SINIFSIZ KİTLE . “Örnektir milletlere açtığımız yeni iz/İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz/Uyduk görüşte bilgiye, gidişte ülküye biz/Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz” dizelerinde önce toplumsal ayrışmayı ve sınıf oluşumunu rejime yönelik en büyük tehlike gören zihniyetin icadı olan ‘halkçılık ilkesinin ifadesi olarak Cumhuriyet rejiminin en kof hedefi vurgulanıyor, ardından bir İslam toplumundan Batılı bir toplum yaratmanın çelişkilerini çözmek için Ziya Gökalp’in icad ettiği ‘Batı medeniyeti-Türk/İslam kültürü’ sentezine atıfta bulunuluyor. Marşın noktasını rejimi tehdit eden iç ve dış düşmanlara verilen gözdağı oluşturuyor.

BESTE GAYRİ MİLLİ Mİ? İstiklal Marşı ile ilgili çarpıcı iddialarda bulunan Osman Şevki Bey’e göre, Cemal Reşit Rey’in bestesi de özgün değildir. Cemal Reşit eseri bestelerken, librettosu (güftesi) ve bestesi ünlü yazar Jean-Jacques Rousseau’ya ait olan ve ilk kez 1752 yılında Kral XV. Louis’in huzurunda sergilenen tek perdelik ‘Le devin du village’ (Köy Kâhini) adlı operanın “J’ai perdu tout mon bonheur/J’ai perdu mon serviteur” (bütün saadetimi kaybettim/hizmetçimi kaybettim) diye başlayan bölümden esinlenmiştir. Osman Şevki Bey, bestedeki ‘prozodi’ hatalarını bu kopyacılığa bağlar. Bu iddialara karşı uzun süre sessiz kalan Cemal Reşit Rey, sonunda böyle bir operanın tek bir notasından bile haberi olmadığını söylemekle yetinir. Ancak, Cemal Reşit Rey’in 1913’de, yani Jean-Jacques Rousseau’nun 200. doğum yılı etkinliklerinin düzenlendiği yıldan sadece bir yıl sonra, ailecek Paris’e yerleştiği; müzik eğitimini de bu ülkede aldığı düşünülünce ‘hiç duymadım’ savunması inandırıcı görünmez. Bu konuda kendi karar vermek isteyen okuyucularımız http://www.rousseauassociation.org/aboutRousseau/musicalWorks.htm adresinden Rousseau’nun operasını dinleyebilirler.
-------------------------------------------------------------------------

(Aşağıdaki kısım yine Ayşe Hür'ün başka bir yazısından alıntıdır!

TÜRKÜLERİN TÜRKLEŞTİRİLMESİ

Rum, Ermeni, Laz, Kürt gibi ‘gayri-Türk’ unsurların türküleri görmezden gelinmiş.Örneğin bugün ‘Türkmen Kızı’ diye bilinen türkünün aslı ‘Kürt Kızı’ imiş. Kerkük türkülerinin ünlü yorumcusu Abdurrahman Kızılay’a, “Kerkük türkülerini ancak İstanbul şivesiyle okursa radyonun kapılarının açılacağı” söylenmiş. Pek çok Azerbaycan türküsü, ‘Kars, Ardahan türküsü’ gibi isimlerle Türkleştirilmiş.

Ve elbette ayıp, kaba, halkı kötü eylemlere teşvik edici sözleri ayıklanmış olanlar halka sunulmuş. (Yine de geçen yıl İskender Pala’nın “müstehcen türkülerin TRT repertuvarından çıkarılmasını istemesine neden olacak kadar çok müstehcen türkü var galiba.) Bu arada,‘Vardar Ovası’ adlı türküdeki “kazanamadım rakı parası” ifadesinin Cumhuriyet tarihi boyunca sansürlenmediğini, Müzeyyen Senar gibi duayen sanatçının eseri yıllarca bu nakaratla okumasından anlıyoruz. Cahit Öztelli de Evlerinin Önü (1972) adlı halk müziği derlemesinde “kazanamadım rakı parası” diye aktarıyor nakarat bölümünü.

Sonuç olarak, radyo döneminin belleklerimizde bıraktığı önemli izlerden biri olan ve Muzaffer Sarısözen’in yönettiği Yurttan Sesler Korosu, türkü denilen türün ruhuyla pek uyumlu olmayan ciddi tavırlı adam ve kadınlar, karşılarındaki ‘değnekli adam’ın yönlendiriciliğinde, dil ve şive açısından tek tipleştirilmiş, tempoları bozulmuş, içerik olarak isyancı, eleştirel, ayıp veya mahrem sözlerinden arındırılarak sterilleştirilmiş, uysallaştırılmış ve bazı durumlarda “medeni dünyanın müziğindeki gibi çoksesli (koral) hale getirilmiş” türkülerimizi seslendirmişler. (Halkla paylaşılmayanların, kayıt sırasındaki müdahalelerden fazlasına maruz kalmadığını umuyorum.) 

Türk musikisi yasağı ve Batı müziğine yapılan aşırı vurguyla birlikte ele alındığında bunları‘toplum mühendisliği’ olarak adlandırmak mümkün. Ancak bu toplum mühendisliğinin büyük bir emek ürünü olduğunu kabul etmek gerekir. Halbuki bugün AKP zihniyetinin önde gelen temsilcilerinden Bülent Arınç’ın “Vardar Ovası’nı söyleme, içinde rakı falan geçiyor” tepkisi, İskender Pala’nın “TRT repertuvarında müstehcen türküler ayıklansın” tepkisi, Kemalist müzik anlayışından çok daha geri, çok daha sığ bir toplum mühendisliğini ima ediyor.
------------------------------------------------------------------------------------
Aşağıdaki yazı, Nureddin Zaza'nın "Bir Kürt Olarak Yaşamım" adlı kitabından alıntıdır...

Arkadaşları Arif Abbas ve Şevket Zülfi'yle uzun tartışmalar sonunda Suriye'ye gidip yerleşme düşüncesi ağabeyime giderek çekici geliyordu. Sonunda "hattı geçmeye" ve Fransız'lara sığınmaya karar verdi. Genel müfettiş kendisini çağırıp gitmesini bildirdiğinde o tasarısını gerçekleştirmeyi tasarlıyordu.
- Burada kalamazsınız artık. Başınızın derde girmesini istemiyorsanız, Kürt bölgelerini kendi isteğinizle terkedin.
- Pekiyi, diye yanıtlamıştı ağabeyim, bana Türkiye'nin batısında bir görev verin. Oraya gideceğim. Ertesi gün İzmir'e tayini çıkmıştı. Ağabeyim ve arkadaşları genel müfettişin önerilerini uslu uslu kabul ettiler, çünkü yeni şehirlerinden sının aşmayı ve daha özgür bir havayı solumayı umuyorlardı... On buçuk yaşında olan ben ise onların planlarından haberli değildim. Tek bildiğim, İstanbul'da bir ortaokula yerleştirileceğim di.
- Pekiyi neden Reşo ağabeyim ağlıyor? diye soruyordum kendi kendime, çünkü durmadan hüngür hüngür ağlıyordu. Büyük ağabeyimin davranışına bakarak olağandışı bir olay olduğunu sezinliyordum. O sıralar bunun önemini kavramaktan çok uzaktım...
Birkaç gün sonra Suriye'yle sınır oluşturan bir hatta, "İstanbul" yönünde bir trendeydik. Ağabeyim ve arkadaşları tuhaf biçimde az konuşurlarken ben burnumu pencereye
yapıştırmış manzarayı seyrediyordum. Başka bir dünyaya girdiğimi duyumsuyordum. Gördüğüm insanlar tarbuş, fes ve kefye gibi Atatürk'ün yasakladığı "tuhafşeyler" giymişlerdi. Bıkmadan bu tuhaf insanlara bakıyor, yeni manzaraları seyrediyordum.
Sonunda tren, bir istasyonda akşamleyin durdu. Ermeni olan istasyon şefi büfeye, yanımıza geldi; onunla ağabeyim ve arkadaşları arasında gizlice bir anlaşma yapıldı. Bütün bu fısıldaşmaları açığa vurmasa da şefin bir dolap çevirdiğini sezinliyordum.
- Nureddin, nereye gidiyorsun canım? diye sordu Arif Abbas'ın tartışmaya katılmayan eşi.
- Ben mi? İstanbul'a gidiyorum, diye yanıtladım sakin sakin limonatamı yudumlarken.
- Yaaa?... diye güldü sinirli bir biçimde. Bak, işte geldik İstanbul'a! Bu sözler üzerine ağlamaya başladı. Ben de ağlıyordum, çünkü istasyon şefiyle ağabeyimin konuşmasına bakarak İstanbul yakınlarında değil de, Halep yakınlarında olduğumuzu anlamıştım sonunda. Suriye'deydik!
- Nasıl olur? diye çıkıştım. İstanbul'a gidecektik hani, neden gitmiyorsunuz? Yalancılar! Ben eve dönmek istiyorum! Ağabeyim beni yatıştırıp avutmaya çalıştı.
- Seni burada en iyi Fransız okullarına göndereceğim. Dil öğreneceksin, kültürünü artıracaksın, adam olacaksın! Bunların hiçbiri beni inandırmaya yetmedi. Maden'i, Bozo'yu, yazlık evimizi özlemeye başlamıştım. Ağaçlarımız, bağlarımız, babam, bacılarım ve ağabeyim Reşo'yu özlüyordum... Yanımda Arif Abbas'ın eşinin hıçkırıkları iki kat arttı.
Birkaç dakika sonra, Ermeni şefin bir işareti üzerine, bir otobüs bizi Halep'e götürüyordu. Oraya gece yarısı ulaştık. Nasıl oldu da uyuyabildim, bilemiyorum. Ertesi gün, bir gramofonla bir yığın plak getiren Arif Abbas, Türkiye'de yasak olan yarı Türkçe, yarı Kürtçe bir şarkı dinletiyordu bana.

"Vurun Kürt uşağı
Namus günüdür..."


Kendimi şarkıya kaptırıp üzüntümü unuttum ve ezgisini mırıldandım...


(Bize bunu vurun Antepliler, namus günüdür diye öğrettiler. Hep yalan, hep dolan...)

YETENEKSİZSİNİZ! 

Komutan Agit (Mahsum Korkmaz) serefine Kürdistan Bayragi

Büyütmek için resme tıklayınız!

Bu Kürdistan Bayrağı'nı 15 Ağustos Diriliş Bayramı - Komutan Agit (Mahsum Korkmaz) şerefine tasarladım... Kürt Halkı'nın Zümrüd-ü Anka Kuşu (Simurg) gibi küllerinden yeniden doğuşunun efsane komutanı Agit'e binlerce selam olsun... Biliyorum ki Kürdistan şehidlerinin mekanları sonsuz cennettir...

Diğer Kürdistan Bayrağı tasarımlarımı görmek için aşağıdaki linklere tıklayınız!

Kürdistan Bayrağı - Galeri 1

Kürdistan Bayrağı - Galeri 2

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Kurdistan Bayragi Resimleri






Atalarımız Hattiler (Hititler)'den (Hititlerin Kürt olduklarını ispatlayan yazıları okumak için tıklayınız: Suppiluliuma'nın gözleri niçin faltaşı gibi?) kalma çift başlı kartal sembolü ve hakkında kısa bilgi ile diğer Kürdistan Bayrağı resimlerimi görmek için aşağıdaki linki tıklayınız!

Kurdistan'i fetheden müslüman araplarin Kürt'lere zulmü

Yedinci yüzyılda, Kürtçe'nin Hewrami (Gorani) lehçesiyle, islam ordularının Kürt Zerdüştilere yaptığı katliam için yazdıkları ağıt orjinali;


Yedinci yüzyılda, Kürtçe'nin Hewrami (Gorani) lehçesiyle, İslam ordularının Kürt Zerdüştilere yaptığı katliam için yazdıkları ağıdın latin harfleriyle
orjinal Kürtçe'si :
Hormizgan riman atiran kujan 

Wêşan şardewe gewrey gewrekan 

Zorkar ereb kerdine xapûr 

Ginaw paleyî heta Şarezûr 

Şin û kenîkan we dîl beşîna 

Mêrd azar tilî we rûy hiwêna 

Rewişt zertuştire manewe bê des 

Bezêka nêka hormiz we hêwiç kes


Yedinci yüzyılda, Kürtçe'nin Hewrami (Gorani) lehçesiyle, islam ordularının Kürt Zerdüştilere yaptığı katliam için yazdıkları ağıdın türkçe tercümesi :
‘Kutsal yerler yakıldı, kutsal ateşler söndü 

Herkesten gizlerdi namlı büyükler 

Zalim Araplar girdi ta Fırat’a dek 

Köylerden tut da ta Şehrizur’a kadar 

Esir alındı bütün kızlar ve kadınlar 

Kendi kanında boğuldu özgür adamlar 

Kimsesiz kaldı Zerdüşt’ün töresi,dini 

Yüce Hürmüz affetmeyecek hiç birisini’..
------------------------------------------------------------------------
Kürdistan'ı fetheden müslüman arapların  Kürt'lerin islamiyete geçişi sürecinde Kürt Halkı'na yaptıkları katliam, insanlık dışı sürekli t.c.avüz ve zulümleri ayrıtılı okumak için aşağıdaki linke tıklayınız!

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Gorame ve Yeraltı Şehri - Yano ve Dev'in Macerası

Biz küçükken babam bize masallar anlatırdı... Babama da babası anlatırmış... Masalların bini bin para... Hele bir Yano vardı ki sormayın gitsin! Ne Yano'nun maceralarının sonu gelirdi, ne de elektrik kesintilerinin... Elektrikler kesilse de babam bize masal anlatsa diye beklerdik her gece...Yine böyle elektriklerin kesildiği bir gece Yano'nun devin atını çalma macerasını anlatmıştı bize... 

Yano ufak tefek bir genç... Dev (devin adı Sofi imiş; biz dev diyelim), yeraltı tünellerinde yaşıyormuş, çok fazla tünel varmış, kat katmış ve büyükmüş... Bir sürü insan ve hayvan tünellerde yaşayabilirmiş... Devin atı da tünellerdeymiş; ancak tünellerin girişinde kapı olarak kocaman tekerlek şeklinde bir kaya varmış... Bu kayadan kapıyı naparsa yapsın Yano, dışardan açmayı başaramamış. Çok sayıda arkadaşlarını da getirip hep beraber güçlerini birleştirip açmaya çalışmışlar ama nafile... Yerinden dahi kımıldatamıyorlarmış... Bir türlü dışardan açılmıyormuş... Kral, Yano'ya devin atını da çalabilirse, kızını ona vereceğini söylemiş. Bunu başarabileceğini sanmayan Kralın asıl maksadı Yano'dan sonsuza dek kurtulmakmış. Kurnaz Yano, ufak tefek olmasından da istifade ederek, koyun postuna bürünüp, devin otlaktaki koyunlarının arasına karışmış... Akşam olup da koyun sürüsü kapıya gelince, koyunlar girsin diye tünelin kocaman tekerlek şeklindeki kaya kapısını dev tek başına içerden kolayca açmış... Bu kapıyı tek başına açabildiğine göre bu ancak bir dev olmalıymış... Atı çalmış Yano...Dev, atını çalan Yano'nun peşini bırakmamış. Devin kendisini öfkeyle delicesine kovaladığını farkeden Yano, ufak tefek olmasına güvenerek, değirmeni döndüren su kanalına atlamış. Dev de öfkeyle ve düşünmeden Yano'nun peşinden atlamış... Ancak giriş kısmı geniş, alt kısmı dar olan bu kanaldan Yano rahatlıkla geçip suya dalarken, Dev sıkışıp kalmış... Yano böylece devin elinden kurtuluvermiş... (Rênas).
---------------------------------------------------------------------------------
Göreme: Gor a'me (Kürtçedir): Mezarımız demektir. Zerdüşt olan atalarımız ölülerini gömmez, Peri bacalarının üst kısmına koyarlarmış. Bu sebeple bölgeye Mezarımız ismi verilmiştir,

Kapadosia: Kürtçede gizli saklı yer demektir,
(Bu yazıdaki bu iki çizgi ile ayrılan kısımda yer alan YALNIZCA Gorame ve Kapadosia anlamlandırmalarıARYA UYGARLIKLARINDAN KÜRTLERE Akademîya Selahaddîn Mihotulî  'ye aittir. Ancak ben üstadın Kapadosya tahliline KATILMIYORUM!)
---------------------------------------------------------------------------------

KAPADOKYA mı KAPADOSİA mı?

KHEPAT-ukh-YA mı?
(Buradaki -ukh KARD-ukh taki -ukh ile aynıdır ve Ermenice çoğul ekidir)

Helen ağzında Kappadokia edilmiş adın, Med'lerce kullanılan ve Pers'lerce de aynen alınan biçimidir. Med'ler bu bölgeyi İÖ 585'de kendi ülkelerine katmış ve nasıl ARİ ülkesine ARYA demişlerse, bu yere de kendi yerismi yapma son ekini koymuşlardır!
"Katpat-ukh", "Katpat-lar" , yani "Kappat Halkı" deyimi içindeki Katpat'ın aslı kanımca, yörenin baş tanrısının Hurri dilinde kullanılan Hepat/Khepat' tan başka şey değildir. Daha açık deyişle, Kapadokya olarak Aryen'lerce kullanılmış adın aslı "Khepat-ukh Yurdu", "Khepat-ların Yurdu", "Khepat Halkı'nın Yurdu"dur. Gerçekten, İÖ İkinci bin yılda ve hatta birinci bin yılın erken döneminde, ülke veya yerlerin ordaki baş tanrının adına göre adlandırılması çok yaygın bir uygulamaydı.
Bu sebeplerden "Khepat-ukh-ya" yi "Kapadosya" olarak anlamlandıran saygıdeğer üstadım Selahaddin Mihoutili'ye KATILMADIĞIMI belirtmeliyim. (Rênas)


Nevşehir: Nû şehr (Kürtçedir): Yeni şehir demektir.

Sırf bu belgesel dahi tüm bunların Kürtlerin atalarının eseri olduğunu anlatıyor...

Belgeseli izler, resimleri incelerseniz, Yano'nun hırsızlık macerasının anlatıldığı bu masalın, kadim Kürt Tarih ve Kültürü'nün binlerce yıl boyunca babadan oğula sözlü olarak anlatılmasının harika bir örneği olduğunu, anlatılanların tamamen Kapadokya'yı (Kapadosia), Göreme'yi (Gorame) anlattığını, o taş tekerlek kapının da hakikaten dışardan açılamadığını, içerden ise tek kişinin kolayca açabileceği şekilde tasarlandığını, masaldaki anlatımların Kapadokya'da bir zamanlar yaşayan Kürt atalarımızın aktarımı olduğunu anlarsınız!  (Rênas)
Nesilden nesile aktarılan masallar, Kürt Kültürü, Zerdüştilik, kutsal metinler, Kürt Tarihi ve Kürtçe kesinlikle görteriyor ki; Gorame, Kapadosia, yeraltı şehri, bu tüneller Kürtlerin atalarının eseridir....Keşke bu araştırmaları yapan, belgeseli hazırlayanların yanında bir Kürt de olsaydı...Olmayınca Kürt Tarih ve Kütürü diğer Kürd'e ait olan herşey gibi yağma hasanın böreği...:(


Dev, dışardan açılamayan tekerlek şeklindeki kaya kapıyı
hırsız Yano için değil,
bu kez sizin için açıyor! (Rênas)


Büyütüp galeride gezinmek için resme tıklayın!















Peki Kürt atalarımız niçin kendilerine "Nû Şehr" kurup, yeraltına şehir inşa ettiler? Kimden kaçıp, neden uzun zaman saklanma gereği duydular?

Tarihin en acımasız, katliamcılığı ile, işkenceciliği ile ünlü Arap devleti Asurlar'ın vahşetinden kaçıp kendilerine Nû Şehr (Yeni şehir) kurup kazığa oturtmacı, kelle avcısı, kafa kol kesicisi, işkenceci pislik Arapların şerrinden saklanmak için yeraltına şehir inşa ettiler! 


 İşkenceci, kazığa oturtan, pislik, iğrenç Arap Asur İmparatorluğu
bu işkence, kazığa oturtma tasvirleriyle sarayların duvarlarını
süsleyen belki yegana halk ve devlettir. Aşağıdaki duvar kabartmasında  insanları nasıl kazığa taktıkları gösteriliyor! (Rênas)

Büyütmek için resme tıklayınız!
Arap Asurlar, tüm Kürdistan'ı işgal etmiş, Kürt Halkı'na akıl almaz işkenceler, kelle kesip kazığa oturtmalar yapmış, bunun dehşetinden, vahşetinden kaçan Kürtler, bugünkü Nevşehir'de Nû şehr (Yeni şehir)'lerini kurup, Asur vahşetinden işkencesinden saklanabilmek için yeraltı şehrini inşa etmişlerdir.
Aşağıda Nû şehr'in tc haritasındaki yeri de bunu doğrular niteliktedir.(Rênas)


Blogger Tricks

http://www.blogger.com/blogger.g?blogID=3692835353982365267#overview/src=dashboard